14 Ocak 2010 Perşembe
BlogNotes
Şimdi biriyle beraber yaşayanlar bilirler ki personal space dünyanın en önemli şeysidir. 3 metrekare bile olsa o alan sana büyük,huzurlu ve yeterli gözükür senden başka kimse yoksa içinde.
Aynen o savaştayız şu anda herkes alanını çizmiş bekliyor.
Hah bir de nöbet konusu var. Yarın sınavım olmadığı bu gece biraz aylaklık yapayım diyordum ki Galatasaray ın naçizane at kuyruklu yöneticisi Haldun Üstünel transfer harekatını bitirmeye karar verdi. Uyku yok. RVN gelirse çocuğu mu keserim. :)
Final final final. Bir tane daha kaldı senden. Yeter bit de kurtulalım. Yalnızlıktan mı yoksa 3 metrekareden mi bilmem, bir halsizlik mutsuzluk kapladı suratımı. Kendini 2 haftalık sakal şeklinde ifade ediyor.Hadi bitsin şu işler o'nu da kesicem.
Tamam çok zeki outrageous tespitler yapmadım ama ritme kapılıyorum tekrar denemeler falan.
15 Temmuz 2009 Çarşamba
2 Haziran 2009 Salı
Kayıp Zamanın İzinde
Ne kadar çok vakit kaybetmişim yıllar yılı.Hala klasiklerden uzak durarak yazar olmaya inanmam ise cehaletimin bir ürünü mü, yoksa cesaretimin mi anlayamadım hala.
Düşünerek, okuyarak, tekrar düşünerek, kafamı karıştırarak, etrafımdakilerin kafasını karıştırarak daha ne kadar yol alabilirim.
Lacan 'ı Zizek 'i bir sınıfta öğrenmeyi o kadar çok isterdim ki. Hayatımı sonsuza kadar bunlara adayabileceğim bir sistemin arayışındayım.Tıpkı Tanrı'yı arayan bir rahip gibi.
Şimdilik umut kırıntıları var.
The Venus Project
24 Mayıs 2009 Pazar
Planlanmamış Yazı
Yıllar sonra yalnızlığımın hala ve sadece Leonard Cohen tarafından giderilebilmesi benim olgunluğa olan uzaklığımı tanımlıyor.
Hiçbir zaman bu yaşlarımı düşünmemiş olduğumu farkettim son zamanlarda. Sanki 21 yaşında ölmek üzere programlanmış bütün 20 yılım. Son 1 yılıma veremediğim anlamların hepsi zaten yoklarmış. 15 yaşından beri kendimi gördüğüm tek yaş 40.Önceleri bunun çılgın ergenlik tepkileri olduğunu düşünmüştüm.
Evet çılgın bir ergenken bile tepkilerimden tiksinirdim.
Olmanın en kötü tarafı, olduğunun bilincin de olmak. Hep yaşadığım, her zaman sıkıntısını çektiğim ağrı bu. Kendimi binlerce parçaya bölmek, analiz etmek ama asla tahmin etmemek ya da yapmamak.
Sürekli konuşan ama asla yazmayan adamlar gibi.
Kendimden uzaklaşmaya çalıştığım her an ayağıma bağlı olan zincirleri hissediyorum. Kıramıyorum.
Kıramıyorum.
Vazgeçtim
17 Mart 2009 Salı
Fark var !
Politika üzerine ilk yazımda Saadet Partisinden bahsetmeyi hiç düşünmezdim. Ama yerel seçimin kapımı ve telefonumu sürekli taciz ettiği bir ortamda, bu meseleye de girmem gerektiğini anladım. Hatta tersinden bile giriyorum denebilir. Şu aralar kafama en çok takılan ise, Islam ve politika üzerindeki ilişki.
Bulunduğum ülkenin siyaset ikilemi benim şahit olduğum Post-Özal dönemde hep "merkez" kavramı üzerinde yürümüştür. Merkez sol, merkez sağ gibi kavramlar çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca zihnimi bulandırdı.
Ufak ufak kafamın bu işlere bastığı yaşlarda, sağ ve sol üzerine düşüncelerim şekillenmeye başladı ama merkez her zaman bu kavramların önündeki varlığını önemli bir sıfat olarak korudu.
Anap, DYP kendini merkezin sağında CHP ve DSP ise merkezin solunda tanımladığı bir ikilem yaşadık 90 larda.
Bordroluların Ecevit'i, Erdal İnönü'yü sevdiği, Patronların ise dönemin eğilimlerine göre, Çiller veya Mesut Yılmaz'ı desteklediği dönemler idi.
Refah Partisi ve Erbakan ise benim mensubu olduğum Beyaz Türk'lerin üzerine 96 seçimlerinde korkuyla çökmüştü.
Sakaryalılar koruma grubuyla, Şevki Yılmaz ile, Hasan Mezarcı ile, gayet karikatürize bir profil çizmelerine rağmen kentsoyluların "Şeriat Korkusunu" hortlatmışlardı.
Susurluk sonrası, hükümet ortağı DYP 'nin açıklarını, yolsuzluklarını, iktidarda kalmak için örtbas etmeleri ile çok büyük toplumsal tepki çekmişlerdi.
Ve derken ünlü 28 şubat geldi. 10 saat süren MGK toplantısının çıkışında Erbakan'ın alnındaki terleri görmek Beyaz Türk'leri çok mutlu etmişti. Ben ise hala Şubat ayındaki Ankara'nın insanı terletmemesi gerektiğini düşünüyordum. Çünkü daha 1 ay önce AnıtKabir'e gitmiştim ve çok üşümüştüm.
Yıllar sonra kişisel bir merak uğruna araştırırken, 12 Eylül sonrası Türkiye'sinin ekonomik olarak en başarılı hükümeti olduğunu öğrendim. Bütçe denkliğinden bahsedilen, işçi ve memurlara %50 lere varan zamların gerçekleştiği, borç faizlerinin %48 e düştüğü bir dönemden bahsediliyor.
Benim kısa hayatım dahilinde gerçekten "Sola yakın" olan tek hükümet, kendini sağın en ucunda tanımlayan Refah Partisinin baskın olduğu hükümetmiş.
Bu oksimoron ise sadece Türkiye'de gerçek olabilir gibi geliyor.
Dindar ve muhafazakar oyların en çok temsil edildiği (Refah/Fazilet/Saadet) Partisi 2000'li yılların başında ise kendini yenilikçi olan tanımlayan grubun ayrılmasıyla dağıldı.
AKP ise bu ülkede tek başına iktidar olmuş tek formülü tekrardan uyguladı.Demokrat Parti, ANAP formülü.
Amerika'daki Cumhuriyetçi partinin programıyla birebir örtüşen "ekonomik liberallik + sosyal muhafazkarlık " denklemi ile Türkiye'nin ki gibi feodal yapısını koruyan, kapital açlığı tavana vurmuş bir sosyal dokuda, % 50 lere varan oyla iktidar olursunuz.
Max Webber Protestan ahlakının, kapitalist hırsla örtüştüğünü söyler ve Neo-Liberalizm in önünü açar.
Ama bu noktada Islam için aynı şeyi söylemek ne kadar doğru bilmiyorum?
Saadet Partisi ise gizli kalmış "sol" kimliğini biraz daha öne çıkartarak reel politika yapmaya karar verdi en sonunda. Kişisel olarak ÖDP'den beklediğim yaklaşımı Erbakan'ın partisinden duymak gayet şaşırtıcıydı.
Pratik olarak çok basit bir nokta üzerine parmak basıyorlar. Yıllardır bütün Türkiye'yi karıştıran türban meselesi üzerine belki de "Marksist" bir tavır.
Cipi olan türbanlıyla otobüs bekleyen türbanlı arasında fark var!
Basit,doğru, ve siyasetin en temel paradigması üzerinde yürüyor. Emek-Sermaye çatışması.
Kişisel olarak ben, Neo-Liberalizm' in Amerika'da bile tanımlanmadan önce, 50 yıldır Türkiye' de denenmesinden bıktım.
"Ekonomi'de sol+ sosyal muhafazkarlık" formülünü "Katıksız bir Liberal" olmama rağmen yeğlemem ise bu ülkenin bana oynadığı bir oyun olmalı.
2 Mart 2009 Pazartesi
Coin Locker Babies
Uzun ve sancılı bir okuma sürecinden sonra, üzerine yazabilmek için gerekli vakit geçtiğine inanıyorum. Ryu Murakami Modern Japon edebiyatına giriş için en iyi tercih olmayabilir belki ama bu sorunun kaynağı yazarın agresifliği değil "giriş" kavramının öznelliğidir. Umberto Eco yu okumaya başlarken arkasında ezoterik sözlük bulunan "Foucault's Pendulum" dan mı başlarsınız yoksa O'nun yanında Agatha Christie romanı gibi kalan "The Name of the Rose" dan mı?
Doğar doğmaz biyolojik taşıyıcıları tarafından tren garındaki emanet dolaplarına bırakılan 2 bebeğin büyümesi ve gelişimi anlatılıyor kitapta. Sürreal öykünün kurgusunda, Haşi ve Kiku adlı çocukların konjenital yoldaşlıkları Ikinci Dünya Savaşı sonrası Japon Toplumunun iki yüzlü, çürük yapısını anlatan bir metafor.
Tam anlamıyla yenilmiş bir ülkenin, kırık bacakların üzerinde durmaya çalışmasını, başaramayıp tekrar tekrar düşmesini anlatıyor Murakami.
"Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık!" cümlesinin aklına kazındığı nesilleri düşündükçe,
gerçekten yenilseydik, Istanbul'un adı Konstantinopl, Başbakanımız da İngiliz Valisi olsaydı daha kötü olur muyduk?
Bu soru aklıma geldiği yaştan beri, yüksek sesle sormaya hiç cesaret edememiştim. Ta ki bu kitabı okuyuncaya kadar.
Kim bilir? "Taxim" tabelalarının olduğu bir şehirde yaşasaydık, hayatımız daha dürüst olmaz mıydı?
Amores Perros y el miedo
Filmin tema müziği türkçe ismine çok yakışıyor.Saatlerdir arıyorum o 10 saniyelik parçayı. Asla bulunamayan film müzikleri diye bir albüm yapılmalı. Böyle gecelerimin daha üretken ve parlak olmasını sağlardı.
Yılın ilk yazısı Istanbuldan çıktı. Son yazınında aynı odadan çıkmasından korkuyorum.