25 Kasım 2008 Salı
kedi,hugo ve knut hamsun
Ama herhangi bir bireyin ya da tek’il in, düşüncelerini , hislerini eğip bükebilmenin ahlaksızlık olduğunu çok sonraları farkettim. Belki farketmedim sadece yalan söylüyorum. Eğer okuyanı kandırabilirsem, kendimi de kandırabilirim aslında. Ya da sadece bu cümleyi kurduğum için, samimiyet duygusunu 19. Yüzyıl emperyalizmivari bir şekilde sömürüyorum. Kendine yalan söylediğinin farkında olmak. Aslında yazı,resim,sanat tamamen bu farkındalık halinin ötesine geçmek üzerine kurulu. Kendine yalan söylediğinin farkında olmadığın anda gerçekten sanatçısındır.
Knut Hamsun’un “Açlık” kitabını tokken yazıp kendini aç hissetmesidir belki de sanat!
24 Kasım 2008 Pazartesi
Jamie
Jamie Cullum, 2005 civarı ilk defa Roll dergisinde “Converse’li Sinatra” başlığıyla karşıma çıkmıştı. Toplam 5 satırdan oluşan yazıda Amerikanyalı müzik erbablarının “erkeklerin Norah Jones’a cevabı” olarak tanımladığı söyleniyordu. İlk başta çok sığ ve cinsiyetçi kokan bu ifade aslında oldukça net ve rafine geliyor kulağa. “Kim bu Jamie Cullum?” sorusuyla karşılaştığımda verdiğim ilk cevap hala aynı. Belki bu sadece benim de aynı ölçüde sığ ve cinsiyetçi olduğumun belirtisidir. Kim bilir?
Aslında Norah Jones’tan daha somut, daha evrensel bir müzik peşinde Jamie Cullum. Tabii ki aşk şarkıları da söylüyor. Ama sadece terkedilme ve romantik yıkımlar üzerine kafa yormuyor. TwentySomething adlı şarkısı aslında tam olarak 2000ler gençlerini ve öğrencilerini anlatıyor. 40lar veya 50lerde doğmuş olsaydım Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, Pink Floyd veya Doors’un roadie’si olurdum kesinlikle.Ama hala çok sevdiğim bu efsanelerle bazı noktalarda çok iyi anlaşamıyoruz. Sonuçta ben Jim Morrison, John Lennon, John Bonham öldükten ve Pink Floyd dağıldıktan sonra doğmuş bir neslin çocuğuyum. Nirvana çıktığında 4 yaşındaydım .Üzgünüm Kurt Cobain’in sorunları bana Lou Reed’inkiler kadar uzak geliyor.
Müzikal mesih arayışım çok zavallı ve demode olabilir. Ya da sadece çok geç doğmuş olabilirm. Ama kendi jenerasyonumdan uzaklaştıkça özgürleşmenin yanında yalnızlığımı da çok yoğun bir şekilde duyumsuyorum. Hala Velvet Underground dinleyerek sosyal bir etkileşime girilemeyeceğini deneyimlerim sonunda öğrendim. Hayır. Müziği sosyalleşme aracı olarak kullanmıyorum kesinlikle. Müzik dinlemek benim için içsel bir paylaşımdır. Konserleri bile çok sevmem. Ama bunun tam tersi de olsun istemiyorum. Müzik dinlememin beni tamamen koparmasını , kendi sesimi unutmayı istemiyorum.
İşte biraz bu nedenlerden dolayı Jamie Cullum konusunda farklı bir yaklaşım deniyorum. Şarkıyı dinletiyorum. Sözlerini okuyorum. İnsanların tepkilerini merak ediyorum. Onlara sevdirmeye çalışıyorum. Bu yazıyı yazıyorum.
after years of expensive education
a car full of books and anticipation
i’m an expert on shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don’t need scholars as much as i thought
maybe i’ll go travelling for a year
finding myself, or start a career
could work the poor, though i’m hungry for fame
we all seem so different but we’re just the same
maybe i’ll go to the gym, so i don’t get fat
aren’t things more easy, with a tight six pack
who knows the answers, who do you trust
i can’t even seperate love from lust
maybe i’ll move back home and pay off my loans
working nine to five, answering phones
but don’t make me live for friday nights
drinking eight pints and getting in fights
maybe i’ll just fall in love
that could solve it all
philosophers say that that’s enough
there surely must be more
love ain’t the answer, nor is work
the truth elludes me so much it hurts
but i’m still having fun and i guess that’s the key
i’m a twentysomething and i’ll keep being me
Gelecek korkusu bizim ülkemizin gençlerinin temel endişesidir. Hepimiz okuyoruz çalışıyoruz, doktor mühendis, avukat , kültürel araştırmacı vs oluyoruz. Ama bize hiç bir zaman ne yapmak istediğimiz sorulmuyor. Bence konunun asıl çarpık noktası bu. Neolmak istediğin soruluyor? Yapmak istediklerini bir sıfatla nitelemen gerekiyor. Yani kısacası bu ülkede sadece varolmak yeterli değil. Sadece düşünmek seni “var” kılmıyor. Daire,araba ve yazlık ev sahibi olmadan durmak yok. Ondan sonra da çocuk ve onun geleceği. Dolayısıyla orta yaş bunalımına giren binlerce okumuş beyaz yakalı birey ve onların sorunlu çocukları yetişiyor.
konser,gece,piyano.
Sekizmilyon ağaç etrafımda dönüyor. Sağımdan gelen ışık solumdaki karanlığı aydınlatmadı şimdilik. Okulun hem kablosuz interneti olan hem de koltukları rahat, bir yerinin olmadığını şu anda görüyorum. Daha önce bir kaç defa amaçsız geldiğim sinema salonunda halıfleksin üzerine oturmuş klavye seslerini dinliyorum. An itibariyle internetim de yok. Bu gece Portecho konseri vardı. Yine okulumun güzel kızları en rahat dansedebildikleri ve aynı anda en çok hava atabildikleri kıyafetlerini giymişlerdi.
Bu sefer Portecho 2 sene evvelkinden daha durgundu. Ya da sadece kitle artık Portecho seven kitle değil.Halbuki eskiden bütün okul Portecho Fun Club kurmuş gibiydi. Ya biz yaşlandık dinlenen müzikler değişti. Ya da Portecho eskisi kadar iyi değil.
Aslında konserin yarısını yeşil ciğerler ve kırmızı gözlerle izlediğim için bu kadar ahkam kesmem anlamsız. Belki de herkes çok eğlendi ve grup da eskisinden daha iyi.
Okuldan dışından bir arkadaşım “ Sizin okulun kızları ne kadar erişilmezler” gibi birşey zırvaladı. Gerçekten öyleler mi? Hiç bir fikrim yok. Hiçbirine o gözle bakıcak kadar vakit geçirmedim bu okulda.
Göğsüm ağrıyor. Belki oksijen istediğini böyle bana belli etmeye çalışıyor. Belki de sadece arkadan gelen piyano sesi içimi titretiyor. Evet gecenin 2.27 sinde üniversite merkezinin arka odalarında klasik jazz çalan bir arkadaşımız var. Güzel duyuluyor. Ama kesinlikle gidip tanışmayı sus demeyi ve onunla herhangi bir etkileşime girmeyi düşünmüyorum. Hollywood klişesi olmasın. Ya da bir başka klişe ben bu yazıyı yazarken uyuya kalırım ve sabah beni görevliler uyandırır. İlk dersim 12.30 da. Acaba sabah kaçta uyanmam gerekir. Normalde 2.40 daki derse gitmeyi daha kabul edilir bulurum. Ama bu okulda 2.00 ye kadar nerde uyuyabilirsin ki?
Suyum bitmedi. Sigaram bitmedi. Ciğerlerim ağrıyor. Ve harfler ters gidiyor.
-Neresi burası?
-Ne biliym amınakoyim.
-Bu müzik ne? Bu koltuklar ne? Uyunur mu lan burda?
- Zıbar lan!
İçseslerim birbirlerine nazik oldukları kadar beni de çok karmaşık bir savaşın içine sürüklüyorlar. Susmalarını emrediyorum ama ben artık onların tanrısı değilim. Ben artık onların altın öküzüyüm. İstediklerini yapıp boku tanrılarına atan ilkel kavimler gibiler. Şu anda anlıyorum.İbrahim’in Musa’nın tanrısının neden sinirli ve kibirli olduğunu? Bu tebaa’yla bu iş yürümez.
Aklı başa devşirmek lazım. Ve zıbarmak.
Barmenin En Yakın Arkadaşı
-Kötü alışkanlıkları olmayan bir barmen neden tek dalı kulak arkasına atar ki?
-Belli olmaz belki bir gün içerim.
Aldığı cevabı sahip olduğundan daha derin anlamlara yoran U sustu.Hafif ama belirgin bir tebessümden sonra devam etti.Bana tam dolu bir bardak viski koy.Su bardağında olsun.İki saatlik olsun.U yaptığı her eyleme zaman süzgecinden bakıyordu. Seks,sigara,kitap,içki. Onlara üzerinde harcadığı zaman kadar değer veriyordu.İki saatlik içki,on dakikalık sevişme, yedi dakikalık sigara,iki dakikalık kitap.Mesela bir kitapı okumayı iki dakika sonra bıraktıysa,ona iki dakikalık kitap derdi. Yıllar süren devrim mücadelesinin sonunda, Kapital' in beş en fazla yedi dakikalık bir kitap olduğuna karar verdi ve o dakika solculuğu bıraktı.Zaman tek hazinemdir benim der U. Hazinemi istediğim gibi harcamak da benim tek özgürlüğümdür.
Barmen U'dan hoşlanırdı. Yanında asla bir kadınla olmaz.Hep aynı tabureye oturur ve her gece aynı içkileri içerdi. Her barda olan tiplerden biri.Barkuşu. Her gece gelir aynı hikayeleri anlatır hiç dinlemez arada bir sorular sorar ve kısa cevaplar ister. Barmen severdi U'yu. Zamana ve hayata bakışını. Barı satın alacak kadar parası olmasına rağmen sürekli beleş içmeye çalışmasını ve yüklü bahşişlerini.
Ertesi gece gelmedi U. En sonunda dedi Barmen.Huzur işte.Bir bar çalışanı olarak huzuru tanımlamak için ilginç bir kriteri vardı. U'nun tezgahtan gelmeyen sesi ve güzel müzik.O gece o an ikisi de vardı. En azından iki buçuk dakika daha. Angel çalıyordu. Aretha Franklin adında bir kadının söylediği şarkı.Çok güzeldi şarkı.Kadın da melek gibi olmalı heralde. Bir önceki günden kalma tek dal camel ı yaktı. İlk nefesi büyük çekti.Lise tuvaletine döndü birden. Ders arasında sigara içmeyen tekti arkadaşları arasında. Kokuyu hatırladı. Tadını hatırladı. Ders arasında değil ama sonrasında içtiği sigarayı hatırladı. Eski arkadaşlarını. Şu anki yalnızlığını.Tek arkadaşını.U'yu. O da sever mi acaba bu şarkıyı ?
Ertesi gün gazetedeydi. U yolda gelirken trafik kazasında ölmüş.Bir araba çarpmış. Beş dakikalık yolu üç dakikada gelmek için kestirmeden gitmiş. Arabanın teki vurup kaçmış.
Kırk yıllık adam U, bitirmişti hazineyi.Barmen karşıdaki dükkana geçti.Bir paket camel aldı.Paketi nazikçe açtı.Bir sigara yaktı.
Sonra düşündü uzun uzun.Bir soru vardı kafasında. Bulamadı cevabı bir türlü.
Sigara dumanının ağırlığı nasıl ölüçülüyordu?
Juliettte Lewis’ i neden çok fazla sevdiğimi hiç bir zaman anlamazdım. Amerikan topraklarında “White Trash” denen bir imaja sahip bu hanfendiyi(!) ilk defa Natural Born Killers adlı muhteşem Tarantino öyküsünde gördüğümü hatırlıyorum. Filmdeki vahşi şiirselliğin en fazla uyduğu karakterdi belki de. 3 yıl önce bir gün Beatles Cafe’nin kapısından girerken sağdaki duvarda gördüm afişini. Kendisi artık müzik de yapmakta. Juliette Lewis and The Licks.Old school punk rock yapıyor arkadaşlarıyla beraber. Her ne kadar bir hollywood oyuncusu olarak “punk rock” yapmak, pazarlama ve marka yönetimi gibi kokuşmuş kapitalist kavramları akla getirse de yaptıkları müzik insanı deri ceketini alıp bira içmeye ve daha fazla rock n roll dinlemeye teşvik ediyor. Bu yaz Paris’te ilk defa canlı dinlediğim grup çok agresif ve sarhoş bir müzik yapıyorlar. Rock n Roll daki kontrolsüzlük hissini tekrar görüyorsunuz. Eski günlerdeki gibi stüdyoya kapanıp, şişelerce içip, şarkı sözlerinin üzerinde sigara söndürüp tekrar yazmayı istiyor insan.
Bu sene, sineklerin sadece sıcak havalarda uğradıkları bir göl kadar hareketli hayatımda, bir değişiklik yapmaya karar verdim. Yurtta kalmamak. Hergün shuttle çilesini çekip, ruh halini unuttuğum evime gidip gelmek istedim. Kim bilir belki yol beni ihya eder, uyku fakiri bedenime düzen getirir diye düşündüm. Yurt için başvuru yapmadım. Ders kayıtları işkencesini çektim. Add/drop ta birazcık olsun düzeltmeye çalıştım programımı ve en sonunda otobüsle işine gidip gelen memur düzenine geçtim. Ama o sineklerin bile hoşuna gitmeyen o göl benzeri yaşamdan sonra ev,anne, baba istediğin zaman içememek zorunda olma, beraber akşam yemeği yeme gibi temel sosyal aktivitelerden ne kadar uzaklaşıp, ne kadar vahşileştiğimi veya ne kadar seçici olduğumu gördüm. Bu tarz eylemleri genelde arkadaşlarımla ve sevdiklerimle yapardım .Ailemle yaptıklarım ise tamamen haftasonu görevlerimdi.
Derken bu görevleri haftalık olmaktan çıkıp duş almak, yemek gibi günlük rutinler haline geldi. Yaşadığım sarsıntı aslında şımarık olmasına rağmen yine de zorluydu.
Bu tarz sıkıntılar genel olarak soyut ve düşünsel boyutta varlıklarını sürdürürler ama benim durumumda iç gerilimlerin dışa vurulması çok kolay oldu.3 tane farklı boyutlarda yaşayan,farklı hayallere sahip insan. Bir tanesi genç, hayallerini kurgulaması ve gerçekleştirmesi daha mümkün. Bir tanesi yaşlıca vazgeçmiş hepsinden.Bir tanesi ise, hedeflerini güçle gerçekleştireceğini düşlemiş ama artık düşü güç olmuş farkında değil.
Hayır yanlış anlaşılmasın ailemle hesaplaşmıyorum bu yazıda. Sadece evi terkederken ki sahneyi koymak istedim ortaya. Sonuçta çok dramatik ve gözüyaşlı olmadı kimse için.
Tamam farkındayım delikanlıca bir gidiş olmadı.Terketmek sayılmaz 40 km uzaklıktaki okula gelmek hele haftasonu eve geri döneceğim belliyken ama kötü bir başlangıç sayılmaz.Sayılamaz. En azından bunu okuyan insanlar odalarında ya da evlerindeyken, ben hala tuvalete gitmek için dorm un oraya kadar yürümek zorundayım ki bu bile tahmin edilenden çok daha can sıkıcı bir şey.
Asıl konuya gelelim. Haftasonu yurtta kalmayan biri olarak okulda ne yapılır sorusunu soruyorum kendime şu saatler.Hatta bu metnin raison d’etre’i* bile bu sorudur. Şu saatten sonra yurda çıkamayacağımı biliyorum. Son 2 seneyi yurt odamda çok sosyalleşmeden geçirdiğimden dolayı odasında yatılıcak bir arkadaşımda yok bildiğim kadarıyla.
İlk iş, bir studye girmek. Küçük çatı studylerinden birini bulduk.Bilgisayarı bağladık. Çantaları kolltuğa attık. Yemek desen köpüklü pigastro halledilir. Uyku desen koltukları birleştirir bişi yaparsın. Daha kötü yerlerde uyudum.
Sürekli zırt pırt gelen giden insana ne demeli peki? Kapıyı açıp çıkanlara.Belki gerçekten çalışmak istiyordurlar. Ama burası zaten yeteri kadar küçük. Bir kişi kaptıysa diğer studylere gitmek daha hayırlı heralde.
İlk gece. Herhangi bir arkadaşının evinde kalıyormuş gibi hissediyorum şu an.Tabi sigarası olan bir arkadaş.
Bir dünya dolusu yalnız ruhun birbiriyle iletişim kurmak için sürekli yeni teknolojiler geliştirdiği bir çevrede tekillik,bireylik herşeyin önüne geçiyor. Nasıl bu kadar şeffaf hayatlarımız ve aynı zamanda kapalı iç dünyalarımız var. Birbirlerine sırtını dönmüş oda arkadaşları kapıyı açıp kim olduğunu merak bile etmeyen yabancılar. Birbirimizi rahatsız etmemek için o kadar büyük bir çaba harcıyoruz ki hepimiz tekleştik. Yalnız yaşamak isteyen insanlar amaçlarına ulaştılar. Ve artık elimizde yalnız yaşayan hala tatmin olmamış mutsuz bir kitle var. Aslında tam olarak da kitle değiller. Çünkü hala tekiller ve bireyler.
Çok iddialı oldu.Burda bitirip tuvalete gitmem lazım.Ve Hayır bu yazı hiç birşeye bağlanmıyor.
(yersiz yurtsuz karalanmış)