24 Kasım 2008 Pazartesi

Jamie

Jamie Cullum, 2005 civarı ilk defa Roll dergisinde “Converse’li Sinatra” başlığıyla karşıma çıkmıştı. Toplam 5 satırdan oluşan yazıda Amerikanyalı müzik erbablarının “erkeklerin Norah Jones’a cevabı” olarak tanımladığı söyleniyordu. İlk başta çok sığ ve cinsiyetçi kokan bu ifade aslında oldukça net ve rafine geliyor kulağa. “Kim bu Jamie Cullum?” sorusuyla karşılaştığımda verdiğim ilk cevap hala aynı. Belki bu sadece benim de aynı ölçüde sığ ve cinsiyetçi olduğumun belirtisidir. Kim bilir?

Aslında Norah Jones’tan daha somut, daha evrensel bir müzik peşinde Jamie Cullum. Tabii ki aşk şarkıları da söylüyor. Ama sadece terkedilme ve romantik yıkımlar üzerine kafa yormuyor. TwentySomething adlı şarkısı aslında tam olarak 2000ler gençlerini ve öğrencilerini anlatıyor. 40lar veya 50lerde doğmuş olsaydım Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, Pink Floyd veya Doors’un roadie’si olurdum kesinlikle.Ama hala çok sevdiğim bu efsanelerle bazı noktalarda çok iyi anlaşamıyoruz. Sonuçta ben Jim Morrison, John Lennon, John Bonham öldükten ve Pink Floyd dağıldıktan sonra doğmuş bir neslin çocuğuyum. Nirvana çıktığında 4 yaşındaydım .Üzgünüm Kurt Cobain’in sorunları bana Lou Reed’inkiler kadar uzak geliyor.

Müzikal mesih arayışım çok zavallı ve demode olabilir. Ya da sadece çok geç doğmuş olabilirm. Ama kendi jenerasyonumdan uzaklaştıkça özgürleşmenin yanında yalnızlığımı da çok yoğun bir şekilde duyumsuyorum. Hala Velvet Underground dinleyerek sosyal bir etkileşime girilemeyeceğini deneyimlerim sonunda öğrendim. Hayır. Müziği sosyalleşme aracı olarak kullanmıyorum kesinlikle. Müzik dinlemek benim için içsel bir paylaşımdır. Konserleri bile çok sevmem. Ama bunun tam tersi de olsun istemiyorum. Müzik dinlememin beni tamamen koparmasını , kendi sesimi unutmayı istemiyorum.

İşte biraz bu nedenlerden dolayı Jamie Cullum konusunda farklı bir yaklaşım deniyorum. Şarkıyı dinletiyorum. Sözlerini okuyorum. İnsanların tepkilerini merak ediyorum. Onlara sevdirmeye çalışıyorum. Bu yazıyı yazıyorum.

after years of expensive education
a car full of books and anticipation
i’m an expert on shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don’t need scholars as much as i thought
maybe i’ll go travelling for a year
finding myself, or start a career
could work the poor, though i’m hungry for fame
we all seem so different but we’re just the same
maybe i’ll go to the gym, so i don’t get fat
aren’t things more easy, with a tight six pack
who knows the answers, who do you trust
i can’t even seperate love from lust
maybe i’ll move back home and pay off my loans
working nine to five, answering phones
but don’t make me live for friday nights
drinking eight pints and getting in fights
maybe i’ll just fall in love
that could solve it all
philosophers say that that’s enough
there surely must be more
love ain’t the answer, nor is work
the truth elludes me so much it hurts
but i’m still having fun and i guess that’s the key
i’m a twentysomething and i’ll keep being me

Gelecek korkusu bizim ülkemizin gençlerinin temel endişesidir. Hepimiz okuyoruz çalışıyoruz, doktor mühendis, avukat , kültürel araştırmacı vs oluyoruz. Ama bize hiç bir zaman ne yapmak istediğimiz sorulmuyor. Bence konunun asıl çarpık noktası bu. Neolmak istediğin soruluyor? Yapmak istediklerini bir sıfatla nitelemen gerekiyor. Yani kısacası bu ülkede sadece varolmak yeterli değil. Sadece düşünmek seni “var” kılmıyor. Daire,araba ve yazlık ev sahibi olmadan durmak yok. Ondan sonra da çocuk ve onun geleceği. Dolayısıyla orta yaş bunalımına giren binlerce okumuş beyaz yakalı birey ve onların sorunlu çocukları yetişiyor.