Politika üzerine ilk yazımda Saadet Partisinden bahsetmeyi hiç düşünmezdim. Ama yerel seçimin kapımı ve telefonumu sürekli taciz ettiği bir ortamda, bu meseleye de girmem gerektiğini anladım. Hatta tersinden bile giriyorum denebilir. Şu aralar kafama en çok takılan ise, Islam ve politika üzerindeki ilişki.
Bulunduğum ülkenin siyaset ikilemi benim şahit olduğum Post-Özal dönemde hep "merkez" kavramı üzerinde yürümüştür. Merkez sol, merkez sağ gibi kavramlar çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca zihnimi bulandırdı.
Ufak ufak kafamın bu işlere bastığı yaşlarda, sağ ve sol üzerine düşüncelerim şekillenmeye başladı ama merkez her zaman bu kavramların önündeki varlığını önemli bir sıfat olarak korudu.
Anap, DYP kendini merkezin sağında CHP ve DSP ise merkezin solunda tanımladığı bir ikilem yaşadık 90 larda.
Bordroluların Ecevit'i, Erdal İnönü'yü sevdiği, Patronların ise dönemin eğilimlerine göre, Çiller veya Mesut Yılmaz'ı desteklediği dönemler idi.
Refah Partisi ve Erbakan ise benim mensubu olduğum Beyaz Türk'lerin üzerine 96 seçimlerinde korkuyla çökmüştü.
Sakaryalılar koruma grubuyla, Şevki Yılmaz ile, Hasan Mezarcı ile, gayet karikatürize bir profil çizmelerine rağmen kentsoyluların "Şeriat Korkusunu" hortlatmışlardı.
Susurluk sonrası, hükümet ortağı DYP 'nin açıklarını, yolsuzluklarını, iktidarda kalmak için örtbas etmeleri ile çok büyük toplumsal tepki çekmişlerdi.
Ve derken ünlü 28 şubat geldi. 10 saat süren MGK toplantısının çıkışında Erbakan'ın alnındaki terleri görmek Beyaz Türk'leri çok mutlu etmişti. Ben ise hala Şubat ayındaki Ankara'nın insanı terletmemesi gerektiğini düşünüyordum. Çünkü daha 1 ay önce AnıtKabir'e gitmiştim ve çok üşümüştüm.
Yıllar sonra kişisel bir merak uğruna araştırırken, 12 Eylül sonrası Türkiye'sinin ekonomik olarak en başarılı hükümeti olduğunu öğrendim. Bütçe denkliğinden bahsedilen, işçi ve memurlara %50 lere varan zamların gerçekleştiği, borç faizlerinin %48 e düştüğü bir dönemden bahsediliyor.
Benim kısa hayatım dahilinde gerçekten "Sola yakın" olan tek hükümet, kendini sağın en ucunda tanımlayan Refah Partisinin baskın olduğu hükümetmiş.
Bu oksimoron ise sadece Türkiye'de gerçek olabilir gibi geliyor.
Dindar ve muhafazakar oyların en çok temsil edildiği (Refah/Fazilet/Saadet) Partisi 2000'li yılların başında ise kendini yenilikçi olan tanımlayan grubun ayrılmasıyla dağıldı.
AKP ise bu ülkede tek başına iktidar olmuş tek formülü tekrardan uyguladı.Demokrat Parti, ANAP formülü.
Amerika'daki Cumhuriyetçi partinin programıyla birebir örtüşen "ekonomik liberallik + sosyal muhafazkarlık " denklemi ile Türkiye'nin ki gibi feodal yapısını koruyan, kapital açlığı tavana vurmuş bir sosyal dokuda, % 50 lere varan oyla iktidar olursunuz.
Max Webber Protestan ahlakının, kapitalist hırsla örtüştüğünü söyler ve Neo-Liberalizm in önünü açar.
Ama bu noktada Islam için aynı şeyi söylemek ne kadar doğru bilmiyorum?
Saadet Partisi ise gizli kalmış "sol" kimliğini biraz daha öne çıkartarak reel politika yapmaya karar verdi en sonunda. Kişisel olarak ÖDP'den beklediğim yaklaşımı Erbakan'ın partisinden duymak gayet şaşırtıcıydı.
Pratik olarak çok basit bir nokta üzerine parmak basıyorlar. Yıllardır bütün Türkiye'yi karıştıran türban meselesi üzerine belki de "Marksist" bir tavır.
Cipi olan türbanlıyla otobüs bekleyen türbanlı arasında fark var!
Basit,doğru, ve siyasetin en temel paradigması üzerinde yürüyor. Emek-Sermaye çatışması.
Kişisel olarak ben, Neo-Liberalizm' in Amerika'da bile tanımlanmadan önce, 50 yıldır Türkiye' de denenmesinden bıktım.
"Ekonomi'de sol+ sosyal muhafazkarlık" formülünü "Katıksız bir Liberal" olmama rağmen yeğlemem ise bu ülkenin bana oynadığı bir oyun olmalı.
17 Mart 2009 Salı
Fark var !
2 Mart 2009 Pazartesi
Coin Locker Babies
Uzun ve sancılı bir okuma sürecinden sonra, üzerine yazabilmek için gerekli vakit geçtiğine inanıyorum. Ryu Murakami Modern Japon edebiyatına giriş için en iyi tercih olmayabilir belki ama bu sorunun kaynağı yazarın agresifliği değil "giriş" kavramının öznelliğidir. Umberto Eco yu okumaya başlarken arkasında ezoterik sözlük bulunan "Foucault's Pendulum" dan mı başlarsınız yoksa O'nun yanında Agatha Christie romanı gibi kalan "The Name of the Rose" dan mı?
Doğar doğmaz biyolojik taşıyıcıları tarafından tren garındaki emanet dolaplarına bırakılan 2 bebeğin büyümesi ve gelişimi anlatılıyor kitapta. Sürreal öykünün kurgusunda, Haşi ve Kiku adlı çocukların konjenital yoldaşlıkları Ikinci Dünya Savaşı sonrası Japon Toplumunun iki yüzlü, çürük yapısını anlatan bir metafor.
Tam anlamıyla yenilmiş bir ülkenin, kırık bacakların üzerinde durmaya çalışmasını, başaramayıp tekrar tekrar düşmesini anlatıyor Murakami.
"Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık!" cümlesinin aklına kazındığı nesilleri düşündükçe,
gerçekten yenilseydik, Istanbul'un adı Konstantinopl, Başbakanımız da İngiliz Valisi olsaydı daha kötü olur muyduk?
Bu soru aklıma geldiği yaştan beri, yüksek sesle sormaya hiç cesaret edememiştim. Ta ki bu kitabı okuyuncaya kadar.
Kim bilir? "Taxim" tabelalarının olduğu bir şehirde yaşasaydık, hayatımız daha dürüst olmaz mıydı?
Amores Perros y el miedo
Filmin tema müziği türkçe ismine çok yakışıyor.Saatlerdir arıyorum o 10 saniyelik parçayı. Asla bulunamayan film müzikleri diye bir albüm yapılmalı. Böyle gecelerimin daha üretken ve parlak olmasını sağlardı.
Yılın ilk yazısı Istanbuldan çıktı. Son yazınında aynı odadan çıkmasından korkuyorum.
25 Kasım 2008 Salı
kedi,hugo ve knut hamsun
Ama herhangi bir bireyin ya da tek’il in, düşüncelerini , hislerini eğip bükebilmenin ahlaksızlık olduğunu çok sonraları farkettim. Belki farketmedim sadece yalan söylüyorum. Eğer okuyanı kandırabilirsem, kendimi de kandırabilirim aslında. Ya da sadece bu cümleyi kurduğum için, samimiyet duygusunu 19. Yüzyıl emperyalizmivari bir şekilde sömürüyorum. Kendine yalan söylediğinin farkında olmak. Aslında yazı,resim,sanat tamamen bu farkındalık halinin ötesine geçmek üzerine kurulu. Kendine yalan söylediğinin farkında olmadığın anda gerçekten sanatçısındır.
Knut Hamsun’un “Açlık” kitabını tokken yazıp kendini aç hissetmesidir belki de sanat!
24 Kasım 2008 Pazartesi
Jamie
Jamie Cullum, 2005 civarı ilk defa Roll dergisinde “Converse’li Sinatra” başlığıyla karşıma çıkmıştı. Toplam 5 satırdan oluşan yazıda Amerikanyalı müzik erbablarının “erkeklerin Norah Jones’a cevabı” olarak tanımladığı söyleniyordu. İlk başta çok sığ ve cinsiyetçi kokan bu ifade aslında oldukça net ve rafine geliyor kulağa. “Kim bu Jamie Cullum?” sorusuyla karşılaştığımda verdiğim ilk cevap hala aynı. Belki bu sadece benim de aynı ölçüde sığ ve cinsiyetçi olduğumun belirtisidir. Kim bilir?
Aslında Norah Jones’tan daha somut, daha evrensel bir müzik peşinde Jamie Cullum. Tabii ki aşk şarkıları da söylüyor. Ama sadece terkedilme ve romantik yıkımlar üzerine kafa yormuyor. TwentySomething adlı şarkısı aslında tam olarak 2000ler gençlerini ve öğrencilerini anlatıyor. 40lar veya 50lerde doğmuş olsaydım Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, Pink Floyd veya Doors’un roadie’si olurdum kesinlikle.Ama hala çok sevdiğim bu efsanelerle bazı noktalarda çok iyi anlaşamıyoruz. Sonuçta ben Jim Morrison, John Lennon, John Bonham öldükten ve Pink Floyd dağıldıktan sonra doğmuş bir neslin çocuğuyum. Nirvana çıktığında 4 yaşındaydım .Üzgünüm Kurt Cobain’in sorunları bana Lou Reed’inkiler kadar uzak geliyor.
Müzikal mesih arayışım çok zavallı ve demode olabilir. Ya da sadece çok geç doğmuş olabilirm. Ama kendi jenerasyonumdan uzaklaştıkça özgürleşmenin yanında yalnızlığımı da çok yoğun bir şekilde duyumsuyorum. Hala Velvet Underground dinleyerek sosyal bir etkileşime girilemeyeceğini deneyimlerim sonunda öğrendim. Hayır. Müziği sosyalleşme aracı olarak kullanmıyorum kesinlikle. Müzik dinlemek benim için içsel bir paylaşımdır. Konserleri bile çok sevmem. Ama bunun tam tersi de olsun istemiyorum. Müzik dinlememin beni tamamen koparmasını , kendi sesimi unutmayı istemiyorum.
İşte biraz bu nedenlerden dolayı Jamie Cullum konusunda farklı bir yaklaşım deniyorum. Şarkıyı dinletiyorum. Sözlerini okuyorum. İnsanların tepkilerini merak ediyorum. Onlara sevdirmeye çalışıyorum. Bu yazıyı yazıyorum.
after years of expensive education
a car full of books and anticipation
i’m an expert on shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don’t need scholars as much as i thought
maybe i’ll go travelling for a year
finding myself, or start a career
could work the poor, though i’m hungry for fame
we all seem so different but we’re just the same
maybe i’ll go to the gym, so i don’t get fat
aren’t things more easy, with a tight six pack
who knows the answers, who do you trust
i can’t even seperate love from lust
maybe i’ll move back home and pay off my loans
working nine to five, answering phones
but don’t make me live for friday nights
drinking eight pints and getting in fights
maybe i’ll just fall in love
that could solve it all
philosophers say that that’s enough
there surely must be more
love ain’t the answer, nor is work
the truth elludes me so much it hurts
but i’m still having fun and i guess that’s the key
i’m a twentysomething and i’ll keep being me
Gelecek korkusu bizim ülkemizin gençlerinin temel endişesidir. Hepimiz okuyoruz çalışıyoruz, doktor mühendis, avukat , kültürel araştırmacı vs oluyoruz. Ama bize hiç bir zaman ne yapmak istediğimiz sorulmuyor. Bence konunun asıl çarpık noktası bu. Neolmak istediğin soruluyor? Yapmak istediklerini bir sıfatla nitelemen gerekiyor. Yani kısacası bu ülkede sadece varolmak yeterli değil. Sadece düşünmek seni “var” kılmıyor. Daire,araba ve yazlık ev sahibi olmadan durmak yok. Ondan sonra da çocuk ve onun geleceği. Dolayısıyla orta yaş bunalımına giren binlerce okumuş beyaz yakalı birey ve onların sorunlu çocukları yetişiyor.
konser,gece,piyano.
Sekizmilyon ağaç etrafımda dönüyor. Sağımdan gelen ışık solumdaki karanlığı aydınlatmadı şimdilik. Okulun hem kablosuz interneti olan hem de koltukları rahat, bir yerinin olmadığını şu anda görüyorum. Daha önce bir kaç defa amaçsız geldiğim sinema salonunda halıfleksin üzerine oturmuş klavye seslerini dinliyorum. An itibariyle internetim de yok. Bu gece Portecho konseri vardı. Yine okulumun güzel kızları en rahat dansedebildikleri ve aynı anda en çok hava atabildikleri kıyafetlerini giymişlerdi.
Bu sefer Portecho 2 sene evvelkinden daha durgundu. Ya da sadece kitle artık Portecho seven kitle değil.Halbuki eskiden bütün okul Portecho Fun Club kurmuş gibiydi. Ya biz yaşlandık dinlenen müzikler değişti. Ya da Portecho eskisi kadar iyi değil.
Aslında konserin yarısını yeşil ciğerler ve kırmızı gözlerle izlediğim için bu kadar ahkam kesmem anlamsız. Belki de herkes çok eğlendi ve grup da eskisinden daha iyi.
Okuldan dışından bir arkadaşım “ Sizin okulun kızları ne kadar erişilmezler” gibi birşey zırvaladı. Gerçekten öyleler mi? Hiç bir fikrim yok. Hiçbirine o gözle bakıcak kadar vakit geçirmedim bu okulda.
Göğsüm ağrıyor. Belki oksijen istediğini böyle bana belli etmeye çalışıyor. Belki de sadece arkadan gelen piyano sesi içimi titretiyor. Evet gecenin 2.27 sinde üniversite merkezinin arka odalarında klasik jazz çalan bir arkadaşımız var. Güzel duyuluyor. Ama kesinlikle gidip tanışmayı sus demeyi ve onunla herhangi bir etkileşime girmeyi düşünmüyorum. Hollywood klişesi olmasın. Ya da bir başka klişe ben bu yazıyı yazarken uyuya kalırım ve sabah beni görevliler uyandırır. İlk dersim 12.30 da. Acaba sabah kaçta uyanmam gerekir. Normalde 2.40 daki derse gitmeyi daha kabul edilir bulurum. Ama bu okulda 2.00 ye kadar nerde uyuyabilirsin ki?
Suyum bitmedi. Sigaram bitmedi. Ciğerlerim ağrıyor. Ve harfler ters gidiyor.
-Neresi burası?
-Ne biliym amınakoyim.
-Bu müzik ne? Bu koltuklar ne? Uyunur mu lan burda?
- Zıbar lan!
İçseslerim birbirlerine nazik oldukları kadar beni de çok karmaşık bir savaşın içine sürüklüyorlar. Susmalarını emrediyorum ama ben artık onların tanrısı değilim. Ben artık onların altın öküzüyüm. İstediklerini yapıp boku tanrılarına atan ilkel kavimler gibiler. Şu anda anlıyorum.İbrahim’in Musa’nın tanrısının neden sinirli ve kibirli olduğunu? Bu tebaa’yla bu iş yürümez.
Aklı başa devşirmek lazım. Ve zıbarmak.
Barmenin En Yakın Arkadaşı
-Kötü alışkanlıkları olmayan bir barmen neden tek dalı kulak arkasına atar ki?
-Belli olmaz belki bir gün içerim.
Aldığı cevabı sahip olduğundan daha derin anlamlara yoran U sustu.Hafif ama belirgin bir tebessümden sonra devam etti.Bana tam dolu bir bardak viski koy.Su bardağında olsun.İki saatlik olsun.U yaptığı her eyleme zaman süzgecinden bakıyordu. Seks,sigara,kitap,içki. Onlara üzerinde harcadığı zaman kadar değer veriyordu.İki saatlik içki,on dakikalık sevişme, yedi dakikalık sigara,iki dakikalık kitap.Mesela bir kitapı okumayı iki dakika sonra bıraktıysa,ona iki dakikalık kitap derdi. Yıllar süren devrim mücadelesinin sonunda, Kapital' in beş en fazla yedi dakikalık bir kitap olduğuna karar verdi ve o dakika solculuğu bıraktı.Zaman tek hazinemdir benim der U. Hazinemi istediğim gibi harcamak da benim tek özgürlüğümdür.
Barmen U'dan hoşlanırdı. Yanında asla bir kadınla olmaz.Hep aynı tabureye oturur ve her gece aynı içkileri içerdi. Her barda olan tiplerden biri.Barkuşu. Her gece gelir aynı hikayeleri anlatır hiç dinlemez arada bir sorular sorar ve kısa cevaplar ister. Barmen severdi U'yu. Zamana ve hayata bakışını. Barı satın alacak kadar parası olmasına rağmen sürekli beleş içmeye çalışmasını ve yüklü bahşişlerini.
Ertesi gece gelmedi U. En sonunda dedi Barmen.Huzur işte.Bir bar çalışanı olarak huzuru tanımlamak için ilginç bir kriteri vardı. U'nun tezgahtan gelmeyen sesi ve güzel müzik.O gece o an ikisi de vardı. En azından iki buçuk dakika daha. Angel çalıyordu. Aretha Franklin adında bir kadının söylediği şarkı.Çok güzeldi şarkı.Kadın da melek gibi olmalı heralde. Bir önceki günden kalma tek dal camel ı yaktı. İlk nefesi büyük çekti.Lise tuvaletine döndü birden. Ders arasında sigara içmeyen tekti arkadaşları arasında. Kokuyu hatırladı. Tadını hatırladı. Ders arasında değil ama sonrasında içtiği sigarayı hatırladı. Eski arkadaşlarını. Şu anki yalnızlığını.Tek arkadaşını.U'yu. O da sever mi acaba bu şarkıyı ?
Ertesi gün gazetedeydi. U yolda gelirken trafik kazasında ölmüş.Bir araba çarpmış. Beş dakikalık yolu üç dakikada gelmek için kestirmeden gitmiş. Arabanın teki vurup kaçmış.
Kırk yıllık adam U, bitirmişti hazineyi.Barmen karşıdaki dükkana geçti.Bir paket camel aldı.Paketi nazikçe açtı.Bir sigara yaktı.
Sonra düşündü uzun uzun.Bir soru vardı kafasında. Bulamadı cevabı bir türlü.
Sigara dumanının ağırlığı nasıl ölüçülüyordu?